Blog

Neden Kilo Alırız?

Bir patolojinin temel nedenini bulmak, saptanan o temel nedene yönelik yapılacak müdahalelere imkan vererek, hem yapılacak tedavinin daha efektif hem de daha kalıcı olmasını sağlamaktadır. Örneğin bu günlerde kilo verdirmeye yardımcı popüler metod olarak GLP-1 analog iğneleri kullanılıyor. Ancak önemli yan etkileri yanı sıra verilen kilolar bir süre sonra mutlaka hızla tekrar geri alınıyor. Temel yanlış, kişinin vücudunda GLP-1 hormon eksikliği yok ki tedavi olarak bu madde miktarını artırılmaya çalışılıyor. Kişinin kilo almasının temel nedeni vücutta GLP-1 hormon eksikliği olsaydı, bu madde analoğunun verilmesiyle yapılan tedavi başarılı, kalıcı ve de bırakın hayati önemi olan yan etki oluşturmayı, aksine fizyolojik düzene yaklaştıracağı için pek çok başka faydalar da vücuda kazandırırdı.

Zaten bu şekilde nedene yönelik yapılan tedaviler tıp tarihinin kalıcı tedavileri arasına girerek gold standart terimini alır. Yıllar geçse de değişmez ve ya çok küçük rütuşler oluşur. Diğer uygulamalar da (genellikle ilgili firmalara yeterince para kazandırdıktan sonra, patent sürelerinin dolmasıyla) ya büyük bir gürültü ile piyasadan çekilerek (sibutramin) üretimleri yasaklanır ve ya kullanımları büyük oranda kısıtlanır (orlistat). O yüzden kilo verme tedavilerine geçmeden önce neden kilo aldığımızı konuşmamız, bunları tesbit edip tedavide bunların üzerine gitmemiz büyük önem taşıyor.

Tabi bundan da önce fazla kilolardan kurtulma gerekçemiz var mı, varsa bunları konuşmalıyız ki kilo verme işlemine geçmek ve burada devam çabamız için yeterli bir motivasyon kaynağı olsun. Kilolu olmak çok da zararlı bir durum değilse zaten konuya burada nokta koyup kapatalım. Öncelikle fazla kilolu olmanın vücudumuza ne gibi zararları olduğunu kabaca hatırlayalım.

Fazla Kilolu Olmanın Zararları

1. Diyabet ve Bağlı Komplikasyonlar

Fazla kilolu olmak, vücuttaki yağ birikimleri nedeniyle organizmayı diyabete götüren en önemli nedenlerden. Şeker hastalığı ile göz, böbrek, ereksiyon fonksiyon kayıpları, kalp krizleri, felçler, diyabetik ayak yaraları ve ampütasyonlar, nöropatilere bağlı uyuşma ve şiddetli ağrılar, kansere yatkınlık, zayıf bağışıklık, sürekli ve geçmeyen yorgunluk ve sinirlilik… Fazla kilolardan kurtulmaya çalışmakta en büyük gerekçemiz yakın zamanda diyabet hastası olmaktan kaçınmak olmalı.

2. Damar Darlığı (Ateroskleroz)

Fazla kilolu olmak maalesef henüz diyabet hastalığı yapmadığı dönemde de damarların daralmasına büyük yatkınlık yapar. Bel çevresi genişliği ve açlık kan şekeri yüksekliği ile direk, hipertansiyon ve hiperlipidemi ile de dolaylı ilişkisinden kaynaklı metabolik sendromun en önemli nedenlerinden olarak, ateroskleroz yani damar darlığı oluşturarak kalp, beyin, bacak, penis, göz ve nöron harabiyetinin de önemli nedenidir.

3. Eklem ve Fıtık Sorunları

Fazla kilolu olmak vücut ağırlığını arttırmasından dolayı diz eklem problemleri ve bel boyun fıtıklarına sıklıkla neden olabilmekte. Eğer buna neden olduysa maalesef vücudu bu konuda kısır döngüye de sokar. Hareket kabiliyetinin kısıtlanması günlük besinlerle alınan toplam enerji miktarının yakımını azaltır. Böylece tüketilen besinlerden artan fazla kalori yükü yağ dokularında depolanır. Ayrıca aşağıda da değineceğimiz gibi mobilize olmayan kişi, aynı fiziksel mekanda sürekli kalmasıyla mutsuz ve kaygılı hissetme miktarı daha da artar ve bunu yemek yiyerek bastırmaya da çalışarak tüketimi de artar.

Karaciğer yağlanmasına bağlı siroz olan hasta sayısı az değildir.

Karın içi artan lipoid kitlenin yaptığı basınçla göbek fıtıklarına, kasık fıtıklarına ve ürolojik olarak hem inkontinans hem de cinsel performans bozukluğuna neden olan pelvik taban kas laksitesine sebep olur.

4. Hantallık, Yorgunluk ve Uyku Kalitesizliği

Kilolu kişilerde hantallık ve yorgunluk sık görülür. Genellikle geceleri horlama durumundan dolayı kalitesiz uyku da bu yorgunluk hissinin bir nedenidir.

5. Psikolojik Etkiler ve Özgüven Kaybı

Psikolojik olarak da fazla kilolu olmak kişiyi mutsuz hissettirir. Bu sadece kişinin kendi vücudunu beğenmemesi ve ya çevresindeki insanlar tarafından beğenilmemesinin ötesinde, fazla kilolu olmayı bir zaaf, kendisini frenleyememe ve yeme güdüsünü kontrol edememe belirtisi olarak gördüğü için, fazla kilolu olan kişi kendisini suçlu ve mahcup da hisseder. Tüm bunlara bağlı oluşan özgüven eksikliği önemli bir mutsuzluk nedenidir. Tersine kişilerin beğendikleri kendilerine yakışan kıyafetleri giymeleri önemli bir mutluluktur.

6. Sosyal İlişkiler Üzerindeki Etkisi

Tabiki başkaları tarafından da, özellikle karşı cins tarafından beğenilmek ve ya kabul edilebilir olmak sosyalleşmek için de gereklidir. Yeterli sosyal hayatı olmayan asosyal kişi yaşadığı sevgi eksikliğine bağlı mutsuzluğu yine daha fazla beslenerek bastırarak dengelemeye çalışır.

7. Ruhsal Boyut ve Beden Kontrolü

Fazla tüketim ve buna bağlı kilolu olmak ruhsal olarak da rahatsız edicidir.

Dünyada farklı topluluklarda belli süreler kendilerine beslenme kısıtlaması yaparak beden kontrolü sağlamaya yönelik davranışlar geliştirdikleri görülür. Kişi ruh ve bedenden oluşur. İnsanlar bedenlerinin en büyük isteklerinden olan beslenmeyi belli sürelerde kısıtlayarak, bunun ruhlarına yönelmeyi sağladığını keşfetmişler ve erdemlik hali oluşumu, iyi-doğru-güzele yöneliş uyandırdığını farketmişlerdir. Bedenin isteklerinden vazgeçerek geçtikleri kapıdan özgecilik (altrizm), diğergamlık, fedakarlık ve yardımseverlik gibi duyguları yaşamanın mümkün olduğunu, bedenin zahmetine rağmen ruhani olarak mutlu hissettirdiğini deneyimlemişlerdir.

Diğer taraftan yeme kontrolü sağlayamama ile bedene yönelme durumunda, zayıflayan irade ve genişleyen konfor alanı ile tembelliğe, bencillik ve başkasına ait olanı (başkasının malını, canını ve namusunu) kendi bedenine kazandırma isteği uyandırdığını, bunların kötü-yanlış-çirkin davranışlar olarak, kısa dönemli bedeni haz uyandırsa da, ruhu rahatsız ve mutsuz ettiğini de gözlemlemişlerdir.

Bu yüzden insanlar çeşitli coğrafya ve topluluklarda meditasyonel amaçlı (ve ya dini olarak) belli süreler yeme içmelerini kısıtlama ihtiyacı hissetmişlerdir.

  • Hindistan coğrafyasında: Ekadashi ayda iki kez, Novaratri yılda 9 gün hayvansal gıda tüketmeme zamanlarıdır.
  • Tayland, Vietnam, Tayvan bölgesinde: Theravada, belli zamanlarda öğleden sonra yemek yemeyi kesme meditasyonudur. Bunun aç gözlülükten kurtarıcı ve farkındalığı artırıcı etkisi olduğu yıllar içerisinde farkedilmiştir.
  • Ortaasya bölgesinde: Ayyan-i Ha ile yılda 19 gün yeme içmenin kesilmesinin nefsi terbiye ettiği ve ruhani deneyim kazandırdığı farkedildiği için yapılır.
  • Yahudilikte: Yom Kippur ve Tisha B’Av, 25 saat boyunca yeme içme ve banyo yapmaktan uzak durdukları günlerdir.
  • Hristiyanlıkta: Katolik ve ortadokslar Lent döneminde, (protestanlar da belli bir dönemden bağımsız) 40 gün boyunca et, süt, yumurta gibi hayvansal gıda tüketimini keserler.
  • İslamda bilindiği gibi Oruç temel ibadeti ve tasavvufi olarak da riyazet davranışları vardır.

Yani beslenme ve gıdalara karşı kontrolü sağlayarak ideal bir bedene sahip olmak ruhsal ve sosyolojik etkileri ile kişiyi psikolojik olarak sağlıklı ve mutlu hissettirmesinin yanı sıra, başta diyabet olmak üzere pek çok organik hastalık ve rahatsız edici etkenden uzak kalınmasını sağlayacaktır.

Peki İnsanoğlu Neden Kilo Alır?

Burada bu başlığı seçerken özellikle dikkat çekmek istediğimiz konulardan biri de kilolu olmanın insanoğluna has bir durum olduğuna da işaret etmek. Doğada serbest halde yaşayan, ne yiyip ne içeceğine kendisi karar veren, nerede yaşayacağını kendi seçen yani özgürlüğü kısıtlanmamış hiçbir hayvan yok ki kilo alsın. Ancak bilindiği gibi ip bağlanak yaşam mekanı seçme özgürlüğü ve beslenme hürriyeti elinden alınan hayvanların bir kısmında bile obezite görülebiliyor. O zaman kilo almanın beslenme, hareket ve yaşam şeklimizle ilgili bir durum olduğu anlaşılabilir.

Kilo almanın matematiksel açıklaması basittir: Besin alımının artması ve ya tüketimin azalması.

A) Fazla Yemek

Kilo almanın en önemli nedeni olarak fazla yemenin olduğunu söyleyebiliriz. Alimentary Obesity olarak ifade edilir. O zaman şimdiki soru da neden fazla yediğimiz olmalı. Ancak öncelikle fizyolojik olarak ve fizyolojik miktarda neden besin tükettiğimizden konuşmaya başlayalım.

Neden beslenme ihtiyacı duyarız? Yani normal miktarda neden yemek yeriz bunu anlayalım. Vücut hayatta kalabilmek için başta enerji üretimi, yapısal üretim ve bazı fonksiyonları karşılayabilmek için çeşitli maddelere ihtiyaç duyar. Bunlar proteinler, yağlar, karbonhidratlar, vitaminler, mineraller, lif ve sudur. Bunların miktarları vücutta azaldıkça vücut bunları karşılayabilmek için bize “açlık hissi” adını verdiğimiz bir grup rahatsız edici duygu verir ve bu rahatsız edici hislerden, ancak o gıdayı tüketerek kurtulabiliriz.

Fizyolojik Açlık Belirtileri

  • Karın bölgesinde kazınma, sıkışma, burkulma ve yanma benzeri bir his oluşur. Bu yanma hissi boğaz bölgesine kadar da hissedilebilir ve beraberinde acı bir tat da alınabilir.
  • Vücutta güçsüzlük-halsizlik oluşur, hareket etmek istenmez.
  • Dikkat-konsantrasyon azalması, baş ağrısı, sinirlilik ve mutsuzluk da oluşabilmektedir.

Israrlı bir şekilde, kişi beslenene kadar bu ağır rahatsız edici hisler kişinin peşini bırakmaz. Bu fizyolojik olan açlık hissidir.

Bir de bir gıdayı canımızın istemesi vardır. İştah. Örneğin almamız gereken B vitaminlerinden biri vücudumuzda azaldığı zaman, beden bu vitamini içeren gıdalara karşı istek-iştah geliştirir. Yine örneğin magnezyum ve ya selenyum miktarı vücutta azaldığı zaman bu mineralleri içeren besinleri canımız isteyecektir. Bu da duyduğumuz fizyolojik bir iştah hissidir.

Bu durumun daha iyi anlaşılması için, gebelerde daha sık görülen pika hastalığından bahsedelim. Gebelik sırasında bebek için önemli miktarda demir kullanıldığı için anne bu demir ihtiyacını başta et olmak üzere yeterli miktarda demir içeren besinler tüketerek dengeleyemezse, kişide demir içeriği yüksek olan toprağa da yeme iştahı oluşur. Toprağı yiyerek içerisinden yeterli miktarda demir alabilmek için. Yani organizma kendisi için gerekli maddeyi içeren tüm nesnelere ki bu bir toprak bile olsa, iştah geliştirebiliyor.

Bir başka ilginç iştah durumu olan, buzullarda düşen uçağın sağ yolcularının ve ya okyanusta kaybolan gemideki insanların bir süre sonra açlığa bağlı birbirlerini yediklerini duymuşsunuzdur. Depremde enkaz altında maalesef kalan kişilerin idrar ve ya bileklerinden kendi kanlarını içtiklerini işitmişsinizdir. Yani vücudumuz hayatta kalabilmek amaçlı gerekli besinleri elde edebilmek için, bu besinleri içeren herşeye karşı iştah geliştirebiliyor. Hatta normal zamanlarda bazılarından tiksindiği ve hatta “ölecek olsam da yemem içmem” dediği şeylere bile iştah geliştirebiliyor.

Fizyolojik açlık ve iştah ihtiyaç kadar tüketimi sağladığı için kilo alımı yapmayacaktır. Şimdi de neden fazladan beslendiğimizi anlamaya çalışalım.

1. Beslendiğimiz Gıdalarla Yeterli Vitamin ve Mineralleri Alamıyoruz

Başta gerekli vitamin, mineral, aminoasit, lif ve hatta su içeriği yeterli olmayan gıdalar ile beslenmemiz, toplamda fazla miktarda yememizin başta gelen nedenlerindendir. Örneğin kişi bir öğünde bu temel besin öğelerinden fakir olan fastfood ürünleriyle beslense, tavuk döner ve ya pizza tüketse, yaşamı için gerekli enerjiyi bu besinlerle fazlasıyla almış olur. Ancak bu besinler günlük alınması gereken vitamin ve mineralleri yeterince içermediği için bu beslenme sonrası, esansiyel olan aminoasit, vitamin ve minerallerin olması gereken seviyesine ulaşana kadar tokluk hissetmez.

Pasta, çikolata ve ya börek, poğaça gibi gıdalar da yüksek kalori içeriğine rağmen vücudun alması gereken yeterli vitamin ve minerallere sahip olmadığı için, bu vitamin ve mineral seviyeleri tamamlanana kadar kişideki iştah devam eder ve bir türlü doygunluk hissedemez. Doyabilmek için gerekli vitamin ve mineralleri alana kadar yemeye de devam edince, beraberinde gereksiz olarak fazladan yüksek miktarda kalori de almış olur.

Tabi bu gıdalar besin kalitesi düşük olan sağlıksız olarak kabul ettiğimiz gıdalardan. Bir de besin kalitesini yüksek olarak kabul ettiğimiz yeşil salata, sebze, meyve gibi gıdalarımız var. Ancak bunların da besin değerlerini incelediğimizde günümüzde tükettiğimiz bu doğal gıdaların da vitamin ve mineral değerlerinin son 30-40 yıl içerisinde önemli miktarda düştüğü yapılan bir çok çalışma ile gösterildi. Hızlı hasat için kullanılan hormonlar ile topraktan yeterli mineralleri alamama ve yeterli vitaminleri henüz üretemeden hacminin artışıyla hasat edilmesi. Bir de aynı topraktan nadas ile dinlendirmeden daha fazla üretim amacıyla çok daha fazla ekim ile de sebze ve meyvelerin yeterli vitamin ve minerali toprakta da bulamamasına neden olur.

Bu yüzden sebze ve meyvelerin tatlarının, aroma ve kokularının da eskiye göre çok daha az olduğunu 40 yaş üstü insanlar sürekli dile getirir. Bir çalışmada 1985’te bir portakaldan aldığımız askorbik asit miktarını günümüzde de alabilmek için, yetiştirildiği farklı coğrafyalara göre değişiklik göstermekle birlikte ortalama en az beş ve ya altı portakal tüketerek alabildiğimizi ortaya koydu. Vücut ihtiyacı miktarınca vitamini almaya çalışırken bunun yanısıra fazladan tüketmek zorunda kaldığı karbonhidratlarla da kilo almış oluyor.

Yani beslenirken sadece kalori değeri olmayan, vitamin ve mineral oranı yeterli olan kaliteli besinler tüketerek yeterli esansiyel besinleri alırsak bu yönde açlık hislerimiz oluşmaz. Ancak günümüzde yeterli besin içermeyen fastfood ve hızlı üretilmiş sebze ve meyvelerden tam olarak uzak durma seçeneğimiz yoktur. Bu yüzden mutlaka ara ara vitamin mineral destekleri de kullanmalıyız.

Biz bu aşamada eskiden tedaviye aldığımız hastalarımızdan, magnezyum kapsül, krom ve selenyum kapsül, iyot damlaları, D vitamini, demir ve A vitamini içeren kapsül, B vitaminleri içeren 4 ayrı tablet… derken bir torba vitamin mineral desteği kullanmalarını istiyorduk. Daha sonra bu dönemdeki destek vitamin ve minerallerin hepsini (terapotik pencereleri geniş, toksite riski taşımayan ve düzenli alınması gerekenleri) içeren, vücut inflamasyonunu azaltmak amaçlı mikroalg, antioksidan, antiinflamatuarlar gibi içeriklere de sahip olan VİTAMİNOBALANCE‘a ekleyerek tek bir saşe içinde hepsini bir araya getirmiş olduk.

Burada aslında VİTAMİNOBALANCE için bir parantez açmak gerek. Bu yönüyle kilo vermek için gelen hastalarımıza sadece VİTAMİNOBALANCE başladığımızda bile, başta vücut inflamasyonunu azaltması üzerinden insülin ve santral leptin direncini azaltması ve bu yeterli vitamin ve mineral alımı ile önemli ölçüde iştah azalması ve kilo kayıpları oluştuğunu görüyoruz.

Çeşitli iştah baskılayıcı iğne (Ozempic), ilaçlar (sibutramin) ve akupunktur (iştah baskılama) ile kilo veren kişilerin, ilacı bırakır bırakmaz çok hızlı kilo almalarının önemli nedenleri inflamatuar maddelerin vücuttan atılmamış olması ve bu vitamin ve minerallerin replase edilmemesidir. Sadece bir iştah baskılama ile vücut çok önemli derecede alması gereken vitamin ve mineralleri alamamış olur. İdeal kiloya ulaşsa da bu vitamin ve mineralleri içeren gıdalara karşı büyük bir istek de devam eder. Bu istek aslında kötü bir durum değil vücudun bizi hayatta tutma çabasıdır.

Ne zaman bu “zayıflama ilaçları”nın kullanımı sonlandığında, kişi eksik olan vitamin ve mineralleri içeren gıdalara karşı konulamaz bir istekle ulaşıp tüketmeye başlar ve kısa sürede bu kaybedilen yağ dokusu tekrar oluşur ve hatta daha fazla kilo alımı da sıklıkla olmaktadır. Bu durum “Yo-Yo Etkisi” olarak tanımlanmıştır. Bunda inflamatuar toksinlerin vücuttan atılmamış olması da en az vitamin ve mineral eksikliği kadar önemlidir. Zaten diyabet tedavisinde keşfettiğimiz ana unsur bu inflamasyon ürünlerinin vücuttan atımıdır.

Bu yüzden bu “iştah baskılayıcı” uygulamalar kullanılacaksa bile, kişilerin bu süreçte hem sağlıklı ve kolay kilo verebilmeleri, hem de diyet sonunda hızla verilen kiloları geri almamaları ve süreç için VİTAMİNOBALANCE’ı kullanmalarını öneriyoruz. Ayrıca VİTAMİNOBALANCE’taki antioksidan ve antiinflamatuar etkiyle insülin direnci normalleşerek verilen kilo kastan değil daha çok yağ dokudan oluşur.

2. Stres, Anksiyete ve Mutsuzluğa Bağlı Fazla Yemek

Kişinin stresli yaşam tarzı, anksiyetik ve ya depresif duygu durumu (yetersizlik-başarısızlık, yalnızlık) gibi nedenlerle yaşadığı olumsuz hisleri bastırabilmek ve kendisini daha iyi hissedebilmek için karbonhidrat içeriği yüksek olan unlu ve şekerli gıdaları tüketmesidir. Bu beslenme arzusuna duygusal açlık da denilebiliyor. Kişi bu gıdaları tükettikçe kendini bir süreliğine daha iyi hissettiğinden dolayı bu gıdalara bir süre sonra bağımlı duruma da gelebiliyor.

Özellikle şekerli, unlu ve yağlı yiyecekler vücutta dopamin salgısını artırır. Dopamin haz veren bir hormon olduğu için, kişi günlük hayatında uzamış stres ve ya anksiyete yaşıyorsa, bu tür gıdaları tüketerek rahatlama, bastırma ve kaçış yolu oluşturur. İştah azaltmak için verilen NDRI-Noradrenalin Dopamin Reuptake İnhibitörü-Bupropion, dopaminin bu etkisinden dolayı kullanılır. Dopamin aynı zamanda bağımlılık oluşturan bir hormon olduğu için bu gıdalara karşı bir süre sonra bağımlılık gelişmesinin önemli nedenlerindendir. Stres durumunda aynı zamanda artan katekolamin ve kortizol, parasempatik bir aktivite olan yemek yeme ile bir miktar dengelenir.

Glisemik indeksi yüksek olan şekerli ve unlu gıdalar insülin salınımını uyarma üzerinden triptofanın serebral konsantrasyonunu artırarak beyinde serotonin salınımını artırır. Serotonin mutluluk hormonu olarak bilinir. Depresyonda serotonin eksikliği mevcuttur. Serotonin aynı zamanda iştahı da baskılayabilen özelliği vardır. Mutsuzluk durumunda kişinin glisemik indeksi yüksek gıdalara isteğinin artma nedeni de budur. Kişi hem artan iştahı hem de beslenme sonrası daha mutlu hissettiği için yemek yemeyi vaz geçilmez bir davranış olarak görür. (Örneğin sibutramin-SNRI-Serotonin Noradrenalin Reuptake İnh. ilacı önceki yıllarda bu amaçla kullanılırdı)

Günümüzde Mutsuzluğun Nedenleri

Günümüzde insanların daha mutsuz olmasının birkaç nedeni vardır. Yalnız yaşamı tercih etmek mutsuzluk nedenlerinden biridir. Yalnızlık sevgi eksikliği oluşturarak mutsuz hissettirebiliyor. Bir diğer önemli neden de özellikle sosyal medya aracılığı ile görülen lüks ve konforlu hayatlar içerisinde yaşama isteği. Bu hedefler gerçekleşmeyince yaşanan hayal kırıklıkları birer mutsuzluk nedeni olabilmektedir.

Artan rekabet ve çalışma sorunları stres ve başa çıkma zorlukları da getirmekte. Kişi stresini azaltma ve rahatlama amaçlı yüksek kalorili gıdalar tüketir.

Sanal oyunlar ve kumar ile yükselen dopamin eşiği ve duyarsızlaşma da glisemik indeksi yüksek gıda tüketiminin bir başka nedeni olabilmekte.

Bu yüzden günümüzde insanlar dopamin patlaması yapacak ve serotonin salınımını artıracak glisemik indeksi yüksek gıdaları sık ve bolca tüketme eğilimindedir. Bir diğer taraftan da günümüz gıda endüstrisi de glisemik indeksi yüksek gıda üretimini karlılık açısından daha fazla tercih ediyor. Örneğin vitamin, mineral ve lif oranı yüksek sağlıklı büyük bir porsiyondan oluşan yemekten alacağımız kaloriyi, 50gr kızartma, çikolata ve ya kekten de kolaylıkla alabiliyoruz. Bu yüzden gıda endüstrisi glisemik indeksi yüksek, toplam kalori miktarı yüksek ve (ileride anlatacağımız) MSG içeren gıdaları üretip kişilerde bağımlılık hissi de oluşturarak ürün satışlarını arttırmayı hedeflemektedir.

Norotransmitter Dengelemesi ve NOROBALANCE

Bilindiği gibi hormonlar vücutta pikogram ve ya nanogram seviyesinde bulunan yapılardır. Yapmış oldukları etkiler de farklı dozlarda çok değişkendir. Bu yüzden nörotransmitter görevi gören farmakolojik preparatları “züccaciye dükkanındaki fil” gibi görürüz. Örneğin serotonin için iştahı baskıladığını söyledik ancak özellikle 2-3 ay kullanımdan sonra tam tersi iştahın açılmasına da neden olur. Bu gibi örnekler çoktur. Bu yüzden nörotransmitter özellikli sistemlere müdahale dışarıdan o molekülü gramlarla vererek tüm vücudun hassas dengesini alt üst etmek yerine, tedavi yaklaşımı “dengeleme” prensibiyle olmalıdır. Vücudun dengeleme mekanizmalarını aktiflemek gerekir.

Vücudun hormonal ve norotransmitter dengeleme ana faaliyeti uykudur. Uyku sırasında beyindeki nörotransmitterlerden fazlalıklar azaltılır, az olanlar artırılır. Kişinin doğru saatler arasında, yeterli süre ve yeterli derinlikte uyuması nörotransmitter dengesi için evde yapılabilecek en değerli tedavidir. NOROBALANCE içeriğindeki extratlar ağırlıklı olarak uykuya kolay geçmeyi ve yeterli derinlikte uyku oluşmasına yardımcı olarak bu etkiyi gösterir.

NOROBALANCE’ta Neler Var?

  • Vallerian, Melisa, Pasiflora Ekstratları: Ortak özellikleri GABA aktivitesini artırırlar. GABA anksiyete ve uykuda etkilidir ancak etki mekanizmaları dolayısıyla kimyasal ilaçlar gibi direk vücuda molekül vermeyip dengeleme prensibiyle çalıştıkları için yan etki oluşturmazlar. Örneğin anksiyete ve ya uykusuzluk için kullanılan benzodiazepin grubu ilaçlar ve ya genel olarak SSRI grubu ilaçların neden olduğu ertesi gün “hangover”-sersemlik etkisini NOROBALANCE yapmadığı gibi tam tersine kullanan hastalar dengelenmiş sistemden dolayı sabah daha dinç dinamik dinlenik hislerle uyanırlar.
  • Humulus lupus: Çok düşük oranda, uyku bioritmini düzenlemeye yardımcı olduğu için NOROBALANCE içerisinde yer alır.
  • Safran ekstratı: Hafif ve orta düzeyde depresyonda faydalıdır. Serotonin düzenleyici etkisiyle iştah azalmasına da yardımcıdır.
  • 5HT: Serotonin öncüsü bir proteindir. Kullanımında eksik olan serotonin miktarını artırır ancak SSRI inhibitörleri benzeri yan etkileri yoktur. Sadece serotonin eksikliği durumunda ve ihtiyaç kadar serotonin salgılanmasına yardımcı olduğu için kısa dönem kullanımında da uzun dönem kullanımında da sadece tokluk hissi oluşturur. Serotonin bilindiği gibi karanlıkta, uyku hormonu olarak bilinen melatonine dönüşür. Böylece uykuya da faydalıdır.
  • Sam-e: Dopamin, serotonin ve norepinefrin seviyelerinin dengelenmesine yardımcı olarak NOROBALANCE içerisindeki kilit proteinlerden biridir. Çalışma mekanizması dengelemeye yönelik olduğu için kullanımında kimyasal ilaçlar benzeri yan etkiler beklenmez.

EFT Tekniği ve VAGOBALANCE

Bunlar sadece destek. Kişi bu desteklerden daha fazla fayda görebilmek için aynı zamanda bu duygusal açlığa neden olan somut etken üzerine de çözüm arayışı olmalı. Örneğin kişinin üzerinde büyük stres oluşturan örneğin bir “pazarlama” işinde çalışıyorsa ve stresinin ana kaynağı buysa buna yönelik bir adım atmalı, iş yerinde sorunu çözmeye çalışmalı, çözülemiyorsa iş değişikliği düşünülmeli. Mutsuzluğun nedeni yalnızlıksa sosyal bağları güçlendirmeye çalışılmalı. Anksiyetenin nedeni başa çıkılamayan iş yükleriyse, ya üzerine gidilip aşılmalı ya da kabullenilerek geri çekilinmeli.

Duygusal yemede bir önemli neden de şuan içerisinde bulunduğumuz koşullara bağlı emosyonel etkiler değil, daha önceleri yaşadığımız ve sonlanmış ancak etkileri bilinç dışımızdan hala devam eden psikolojik travmalar da olabiliyor. Bunlarda da kliniğimizde yine Elektroakupunktur ve NOROBALANCE’ı kullanıyoruz.

Klinik dışındaki uzak hastalarımıza da EFT ile birlikte NOROBALANCE’ı kullanmalarını tavsiye ediyoruz. EFT-Emotional Freedom Technic. VAGOBALANCE isimli telefon uygulamamız içerisinde EFT teknik bulunuyor ve drO’BALANCE sitesinden ücretsiz olarak hastalarımızın kullanımlarına sunuyoruz.

Temel olarak belli söz kalıplarını özümseyerek tekrarla söylemeye ile yapılır. Her akşam karanlık sessiz bir odada uzanarak “kendimi ve başkalarını affediyorum, kendimi olduğum gibi kabul ediyorum ve seviyorum” sözünü en az 20 gün her akşam uyuyana kadar tekrarlamasını istiyoruz. Basit ama çok etkili bir yöntemdir. Dördüncü beşinci günlerde fayda görmeye başlayacaktır. Bırakılmadan devam edilmesi önemlidir. Kişilerde ağlama krizleri de oluşabilir bu sürede ancak kalıcı etki için yine de devam edilmesi gerekir.

Sonuç itibariyle şunu da özellikle belirtmekte yarar vardır ki kilo vermek bir katabolizma reaksiyonudur ve vücut için bir zorluktur. Kişi inflamatuar ürünlerin atımı ve yeterli mineral, vitamin ve proteinden beslenerek ve yeterli su içerek bu açlık hissini minimum seviyede hissedecektir. Ancak kilo verme sürecinde kişiyi nihai hedefe götürecek olan da motivasyonudur. Neden kilo vermek istiyorum sorusunu kişi kendisine sormalı. En başına da diyabet ve aterosklerozdan kurtulmayı yazabilir. Diz eklem sorunlarından kurtulmak ve karşılaşmamak. Ancak kendi bedenimi daha fazla sevmek ve kendime daha fazla saygı duymak, istediğim güzel kıyafetleri giyebilmek, kaba ve ya mahcup mutsuz bir insan olmaktansa zarif, özgüveni tam ve sağlıklı bir kişi olabilmek besleyici bir motivasyonel enerji kaynağı olabilir.

3. İnflamasyona Bağlı Artan İştah

Yine günümüzde yaklaşık son 50-60 yıl içerisinde endüstrileşmeye bağlı toksinlere maruziyetimiz önceki nesillere göre kıyaslanamayacak kadar arttı. Ağır metaller, pestisid, ilaçlar, halojenler ve emülgatörler vücudumuza kaçınılmaz olarak girmekte. Bunlara karşı da vücudumuzda kronik inflamasyon oluşmakta.

İnflamasyonda santral olarak leptin direnci oluşarak tokluk algılanamaz. Diğer taraftan inflamasyona bağlı insülin direnci de gelişir. İnsülin direnci ile hücre içerisine yeterince alınamayan glukozdan dolayı vücut daha fazla beslenerek glukozu yükseltmeye ve hücre içerisine sokmaya çalışır. Bu yüzden inflamasyon nedenli aşırı bir iştah oluşmasının önemli nedenlerinden biri de budur. İnflamasyon ayrıca hipotalamusta dopamin, GnRH ve GHRH salınımını azaltarak da iştahın artmasına neden olur. Yaşlanma ile de bu nörotransmitterlerin üretimi azaldığı için belirli yaş üstü kişilerde fazla tüketimin temel nedeni budur.

VİTAMİNOBALANCE ile detoksifikasyonu artırarak inflamasyonu azaltabildiğimizi daha önce anlatmıştık ve diyabet tedavimizin aslında temel mekanizması da budur.

4. Bağırsak Flora Bozukluğu

Yukarıda saydığımız pek çok emosyonel nedene ve inflamasyon neticesinde gelişen insülin direncine bağlı glisemik indeksi yüksek aynı zamanda lif oranı düşük beslenme bağırsak florasının bozulmasının önemli nedenlerindendir. İnflamasyon ile oluşan oksidatif stres de direk yararlı anaerob mikrobiotanın azalmasına neden olur. Bağırsak florasını direk bozabilen besin katkı maddeleri ve antibiyotikler de mikrobiotanın patolojik değişiminde önemli etkenlerdendir.

Bu nedenlerden dolayı günümüzde insanların bağırsak floraları bozulma oranı geçmiş yıllara nazaran çok daha yüksektir. Bağırsaklar vücudun ana serotonin üretilen organıdır. Önemli miktarda dopamin de bağırsak duvarından üretilir. Buradaki sağlıklı floranın bozulması ile artan zararlı mikroorganizmalar serotoninin salgılandığı epitel hücrelerine zarar vererek serotonin salınımı azalır. İnflamasyona bağlı oksidatif stres sağlıklı flora yanısıra direk bağırsak duvarında da harabiyet yapar. Azalan serotonin ve dopamin üretimi de açlık oluşumuna neden olur.

Yine bağırsak epitel harabiyeti ile normalde bağırsak bariyerini geçmemesi gereken moleküller kana karışarak inflamasyon oluşturur. Bu zararlı bakterilerden çıkan maddeler de bir başka inflamatuar etkendir. İnflamasyonun iştah artımı üzerindeki etkisini detaylıca anlatmıştık.

Yararlı bakteriler tarafından normalde salgılanan bütirat GLP-1 ve Noropeptit Y kaynağıdır. Ancak zararlı mikroorganizmaların artışıyla bu tokluk hissi veren maddeler de yeterince salgılanamazlar. Tokluk hissi veren GLP-1 ve Noropeptit Y azalmasına bağlıda açlık gelişir.

Bağırsak zararlı mikroorganizmalardan olan Candida mantarının glukoza afinitesi yüksektir. Ortamda glukoz olmadığında salgıladığı moleküller kana geçerek kişide glukoz içeren gıdalara istek-iştah uyanır. Patojen mikroorganizmalardan Candida oluşumu da bir açlık nedeni olur.

VİTAMİNOBALANCE kullanımı vücutta inflamasyonu azaltarak oksidatif stresin azalması ile, direk bağırsak duvarının ve yararlı mikroorganizmaların zarar görmesini engeller. Kişi inflamasyonun azalması ile glisemik indeksi yüksek gıdalara da istek duymadığından dolayı bağırsak duvarı hızla iyileşmeye başlamanın yanı sıra sağlıklı mikrobiotada da hızlı bir artış görülür. Ayrıca VİTAMİNOBALANCE içeriğindeki yüksek glutamin, iyileşme çabasının başladığı bağırsak duvarının iyileşmesine önemli katkı sağlar. Hastalara hiçbir probiyotik ve ya prebiyotik vermediğimiz halde bu şekilde genelde ikinci haftada kısa bir kabızlık neticesinde zararlı mikroorganizmalar yerlerini tam sağlıklı mikrobiotaya bırakırlar.

Bu iyileşme dönemi başladıktan sonra elma sirkesi kullanımı; probiyotik çeşitliliği ve canlı mikroorganizma miktarı bakımından zengin bir gıda olmasından dolayı tedaviye destek sağlar. (Tek başına paketlenmiş olarak eczanelerde satılan probiyotiklerin kullanılmasının etkinliği oldukça zayıftır. Başta kapsüllenmiş formlarda canlı mikroorganizma sayısı düşüyor. Diğer taraftan probiyotik mikroorganizmaların alınmasından önce, onların orada yaşayabilecekleri tutunabilecekleri ortamın düzenlenmesi gerekiyor. Bu yüzden VİTAMİNOBALANCE kullanımını takiben özellikle tedavinin ikinci haftasının sonunda doğal elma sirkesi ve ev yapımı turşuların tüketilmesini öneriyoruz.)

5. Gıdalar İçerisine Eklenen Bazı Maddeler – MSG

Monosodyum glutamat, diğer adı çin tuzu, vücudumuzda doğal olarak da bulunan glutamattan çok daha farklı özelliktedir. Yeme üzerine üç büyük etkisi vardır:

  1. Tüketilen gıdanın mükemmel bir tadı varmış gibi beyne uyarı gönderir. Böylece içine eklendiği gıdalara kişi aşırı istek-iştah geliştirir.
  2. Leptin seviyesini baskılayarak doyum hissini önler.
  3. Dopaminerjik etki oluşturarak eklendiği gıdalara karşı bağımlılık hissi geliştirir.

Özellikle yurtdışı kökenli zincir hamburger, pizza ve tavuk ürünlerine sıklıkla eklenir. Paketli gıdalarda da kullanımı sıktır. İçerik kısmına MSG her zaman yazılmaz. Bunun yerine aynı anlama gelen E621, Hidrolize bitkisel protein, Otolize maya, Maya özütü ve ya protein izolatı gibi ifadeler de yazılabilmektedir.

B) Yakımın (Beden Tüketiminin) Azalması

Kilo alım nedenleri arasında fazla önemsenmemesine rağmen vücut enerji tüketiminin azalmasının da payı çok büyüktür. Ancak daha çok odaklanılan nokta tüketimin fazlalığı kısmı olduğu için insanlar bu tarafa yeterli önemi vermemektedir.

1. Hareket Yetersizliği

İnsanlarda genel eğilim konfor alanlarını genişletmedir. Daha lezzetli gıdalar tüketmek, daha rahat koltuk, yatak, daha geniş bir ev, daha rahat bir banyo, kışın daha sıcak yazın daha soğuk bir ev… Ve daha az hareket. Araçsız neredeyse markete bile gitmemek, zorunlu olmasa işe gitmemek, mümkünse ev temizliği yemek yapmayıp elektrikle çalışan cihazlara ve ya başkasına yaptırmak.

Ancak hareketsiz bir beden hem aktif hareket yapmamasına ve hem de çok daha önemli olan gün içi dinlenme anlarında da daha az enerji tüketmesine (bazal metabolizma azalması) bağlı olarak günlük total olarak kullandığı enerji miktarı azalacaktır. Bunu daha detaylı anlatmak gerekirse, bir 30 dk tempolu hızlı koşan kişi ortalama 300 Kkal enerji tüketiyorsa, egzersiz sonrası gün içerisinde bazal metabolizma hızı da yaklaşık %10-15 artışla bu egzersizi yapmayan birisine göre yine yaklaşık 300-400 kkal fazla enerji tüketecektir.

Günlük 30-40 dk tempolu hızlı yürüyüş günlük total yakılan glukoz miktarını önemli ölçüde artırır. Bu aynı zamanda kas erimesini de önleyerek metabolizma hızına ayrıca faydalıdır. Kas miktarı ne kadar fazlaysa dinlenme durumunda harcanan enerji anlamlı olarak o kadar fazladır. Tempolu yürüyüşe bir de gerim egzersizi eklenirse kas kitle artışı daha yüksek olacaktır (mekik, şınav, squat üçlüsü).

Hareketin genel vücut sağlığına başka çok önemli faydaları da vardır. Hem kemik erimesi azalması hem de diz eklem sağlığı için önemlidir günlük tempolu hızlı yürüyüşler. Bunun yanında tüm vücut dolaşım sağlığı bakımından büyük önem taşır.

Günümüzde hareketsizliğin daha fazla olmasının nedeni ise bizim için hareket edecek sistemler ve bu sistemleri hareketlendirecek enerji kaynakları bulmamızdan kaynaklanıyor. Bir yerden başka bir yere gitmemiz gerekiyor. Bunun için araçlar geliştirdik. Araba, tren (metro-tramvay), uçak, motosiklet, asansör, traktör, gemiler. Bunları hareketlendirecek de fosil yakıtlar ve elektrik enerjisi kullanmayı keşfettik. Yine keşfettiğimiz elektrik enerjisi ile günlük temizliğimizi kolaylaştıran çamaşır makineleri ve süpürgeleri icat ederek hareketlendirdik. Günümüzde hareket etmek zorunluluktan bir tercih haline geldi. Spor salonlarıyla. Yorulma ve zaman kaybından dolayı bir yere yürümektense ve ya bir işi yapmaktansa günümüzde bu taşıtları ve cihazları tercih ediyoruz. Hareket için harcanan enerji de yediğimiz kalorinin ATP’ye dönüşmesi ile değil, fosil yakıtları ve elektrik ile karşılandığı için tükettiğimiz kaloriler de yağ dokusu olarak depolanmaktadır.

2. İlerleyen Yaş ve İnflamasyon

İlerleyen yaş ile beraber özellikle 30’lu yaşlarda kişilerin davranışsal olarak hareket etme alışkanlıkları azalır. Hatırlarsanız “oturaklı olma” terimi vardır bu yaşlar için. Ancak kişilerde davranışsal enerji tüketiminin azalması yanı sıra bazal metabolizma hızlarını da azaltan hormonal nedenler vardır.

Klimakterium (Andropause, Menopoz)

30’lu yaşlar ile beraber cinsiyet hormonlarımız her geçen yıl bir miktar azalmaya başlar. Etkileri 40’lı yaşlarda daha farkedilir duruma gelir. Cinsiyet hormonları bazal metabolizma hızımızın yaklaşık %5-15’lik kısmından sorumludur. Ancak cinsiyet hormonlarından testosteronun aynı zamanda anabolizan etkisi ile kas yapımı ve idamesinde de rolü vardır. Total kas kitlesi vücudun en çok enerji tüketen organıdır. Testosteron azalmasıyla kas kitlesi de azalmaya başlar (sarkopeni).

Somatopause

30’lu yaşlar ile azalmaya başlayan bir diğer hormonumuz da Growth Hormondur. En önemli görevi yağ yakımı ve kas yapımıdır. Sarkopeni ve özellikle ilerleyen yaş karın çevresi yağlanmasının ana nedenlerindendir. Kas kitle azalması yanı sıra metabolizma üzerindeki etkileri ile de eksikliğinde enerji tüketimi azalmaya başlar.

Hipotroidi

30’lu yaşlardan sonra azalmaya başlasa da özellikle 50-60 yaşlarından sonra gerilemesi daha belirgindir. Troid hormonları vücudun en önemli metabolizan hormonu olduğu için kişide eksikliğinde enerji tüketimi önemli ölçüde azalır.

Bu Hormonal Azalmalar İçin Ne Yapmalı?

  • Testosteron Hormonu için: Gerim egzersizleri (şınav, mekik ve squat) ile kas artışı ve yağ kitle azalması testosteron azalmasını yavaşlatır. Burada da protein ağırlıklı beslenmek ve özellikle magnezyum yanı sıra çinko, kas yapımı ve idamesinde önemlidir. VİTAMİNOBALANCE’ta yüksek oranda magnezyum glisinat, taurat ve malat bulunur. Yağ dokuda testosteronu östrojene çeviren aromataz enzimi olduğu için vücuttaki yağ dokusundan da kurtulmak gerekir. Stres hormonu kortizol Hipotalamohipofizer yönden testosteron üretimini azaltır. Stresi mümkün oldukça azaltmak ve uyku yeterince almak kortizol üzerinden santral olarak testosteronun salgılanmasının baskılanmasını önleyecektir.
  • Growth Hormon için: Growth hormonun gece 22:00-04:00 saatleri arasında özellikle yükseldiğini ve kontrainsüliner sistem hormonlarından olduğunu bilmemiz önemli. Karbonhidrat ve şekerli gıda tüketimini kesmek growth hormon artışı için çok önemli bir faktördür. Kliniğimizde yaptığımız elektroakupunktur uygulaması unlu ve şekerli gıdalara olan isteğin azalmasında oldukça başarılıdır. Dışarıdan hastaların VİTAMİNOBALANCE kullanımları inflamasyonu azaltarak glisemik indeksi yüksek bu gıdalara isteğin azalmasını sağlar. Gece 22:00-04:00 saatleri arasında uykuda olmak. Bunun için de NOROBALANCE kullanımı hem uykuya kolay geçmeyi hem de uyku derinliğini artırmaya yönelik yararlı olduğu için GH seviyelerinde artış sağlar.
  • Troid Hormonu için: 30-40 dk tempolu hızlı yürüyüş ve iyot, selenyum, çinko, B12 ve D vitamini içeren VİTAMİNOBALANCE kullanımı, yaş ile beraber troid hormon azalmasını yavaşlatır.

Günümüzde yaşlanmaya bağlı metabolizma hızının da azalmasındaki en büyük nedenlerden biri yaşın ilerlemesi ile birlikte daha fazla inflamasyona maruz kalmasıdır. Vücut inflamasyon varlığında gelişen insülin direnci nedeniyle hücre içine yeterli glukozun girememesi sonucu metabolizma hızını düşürür. Aynı zamanda genel vücut hareketini de azaltmak için GAD enzim blokajıyla anaerobik solunum ile laktik asit oluşturarak vücuda yorgunluk hissi verir.

Diğer taraftan hem inflamasyon hem de sadece ileri yaş nedenli hipotalamusta GnRH, GHRH ve TRH üretimlerinin baskılanması da metabolizma hızının yavaşlamasının ileri yaşlarda önemli bir diğer nedenidir.

Günümüzde yaşlı nüfus da arttığı gibi ölüm yaşları da uzadı. Yaşlılığa bağlı ölüm nedenlerinden kalp krizleri ve kanserler gibi durumlara karşı geliştirilen koroner işlem ve ameliyatlar ve kullanılan hipertansiyon, hiperlipidemi ve diyabet ilaçları ile yaşam süreleri uzadı. Ancak klimakteryum, somatopause gibi biyolojik saatlerde bir değişiklik olmadı. Yani 50-80 yaş arası daha fazla insan var artık ve biyolojik saatleri uzamadığı için kilo alımları da eskiye oranla daha sıktır.

3. Troid Hormon Eksikliği

Başta vücutta troid hormon sentezi ve kullanımı ile ilgili birkaç önemli bilgi vermek gerekirse, selenyum tiroksin (T4)’ün, aktif form olan T3’e dönüşümünde deiyodinasyon işlemi için gereklidir. Bu olmazsa aktif troid hormonu işlevsel hale gelemez. Diğer taraftan selenyum Glutatyonun yapısal kofaktörüdür. Glutatyon ise troid hormonu üretilirken ortamda açığa çıkan hidrojen peroksiti nötralize eder. Glutatyon yeterince üretilemezse oksidan strese karşı troid bezi savunmasız kalır ve oksidatif strese bağlı hem troid hormon sentezi azalır (enzim üretimini bozarak) hem de troid bezinin direk ve dolaylı yoldan hasarlanmasına neden olur (Haşimato troiditi). Bu durum da troid hormon sentezinin azalmasıyla sonuçlanır.

Yani selenyum mineral eksikliği hem troid hormon üretimine hem de aktif forma dönüşmesine bir engeldir.

Ağır metal maruziyeti, özellikle civa, selenyumla yarışır ve selenyumun etki göstermesini engeller. Kadmiyum, arsenik ve kurşun de farklı mekanizmalar ile selenyumun etkinliğini azaltır. Ağır metal zehirlenmeleri inflamasyon ile oksidan üretimine neden olma dışında selenyum üzerinden hem antioksidan sistemi zayıflatır, hem de troid hormon üretimini azaltır.

İyot ise troid hormonunun neredeyse hammaddesi sayılır. Eksikliği ve ya kullanılmasının engellenmesi troid hormon üretimini engeller.

Halojenlerden Brom ise troid bezinde iyot ile hücre içine girişinde yarışır ve iyot yerine hücreye girerek troid hormon üretimini azaltır.

Maruz kaldığımız ağır metaller (civanın özel etkisi haricinde) ve halojenler (bromun özel etkisi haricinde) vücutta inflamasyon meydana getirip oksidatif stres ve serbest radikaller oluşturarak hem iyodun troide girmesini engeller, hem de tiroglobulin sentezini bozar. Oksidatif stres diğer taraftan direk troid dokusuna zarar verir. Troid dokusu iyodu aktifleştirmek için bulundurmak zorunda olduğu hidrojen peroksit nedeniyle diğer organlardan daha fazla oranda oksidatif strese duyarlı olduğunu ve bunu nötralize etmek için glutatyon kullandığını anlatmıştık. Kronik inflamasyonla glutatyonun çok kullanılması ile glutatyonu oluşturan glisin, glutamat, sistein ve selenyum eksikliği oluşturarak glutatyonun yetersizliğine bağlı troid doku hasarlanması ve ilerisinde de Haşimato troiditine de neden olur.

Bir önceki konuda anlattığımız gibi inflamasyonun TRH üretimini santral olarak baskıladığı da unutulmamalıdır.

Günümüzde ağır metal ve halojen maruziyetinin endüstriyel üretim ile arttığından önceki konularda detaylı bahsettik. Buna karşın selenyum, iyot ve çeşitli özellikle B vitaminlerinin de yetersiz beslenmeyle alınmamasından da detaylı bahsettik. Almamız gerekenleri alamamamız, almamamız gerekenlere de maruz kalmamızdan dolayı günümüzde troid hormon yetersizliğine bağlı metabolizma yavaşlamamızı daha sık görüyoruz.

VİTAMİNOBALANCE ise içerdiği glisin, glutamin, sistein, selenyum, iyot ve B vitamin kompleksleriyle glutatyon üretimini artırır. Antiinflamatuar ve antioksidan ekstratlarla inflamasyonu azaltır. Başta fitoşelatörler, çeşitli ekstratlar ve aminoasitlerle inflamatuar toksinlerin karaciğerde işlenip safra ile atılmalarını sağlar. Düzenli kullanımı bu etkilere bağlı fonksiyonel hipotroidiyi önler.

4. Bilinç Dışı Etkiler

Kişinin kimi zaman yıllar öncesinde yaşamış olduğu bazı olaylar ve genellikle bu olaya karşı oluşturulan savunma mekanizmasıyla yanlış kodlamalar, kişinin kilo vermesini engellemek için; daha fazla tüketmesi için iştahını sürekli yüksek tutabilir ve metabolizma hızını düşürmesine neden olmaktadır ve aslında oldukça sık da görülen bir nedendir. Ancak özellikle belirtilmelidir ki bu durum bilinç dışında gerçekleştiği için kişi bu durumun farkında değildir.

  • Kıtlık-Yoksulluk Kodlaması: Bir yoksulluk, kıtlık dönemi yaşamış olan kişi ve ya topluluklarda “yiyeceğe tekrar ulaşamayabilirim, bu yüzden depolamalıyım” kodlaması kişinin metabolizma hızını düşürerek fazla kilolu olmasına neden olabilmektedir. Bu yaşanmış olayın nesillere aktarımı bile olduğu iddia edilmektedir.
  • Koruyucu Bariyer Kodlaması: Yine yaygın bir neden olarak çeşitli kaygı ve korkuları olan kişiler “yağ doku oluşturarak dış dünya ile fiziksel bariyer yapmalıyım” kodlaması geliştirebilir. Bundan dolayı da vücut belirli kiloya ulaşabilmek için metabolizmasını düşürür.
  • Ağır Metal Saklama: Yine bilinç dışı ancak psikojenik etkisi olmayan durum da ağır metallerdir. Vücut maruz kaldığı ağır metalleri yağ dokusu içerisinde saklar. Bu yüzden de ağır metale maruziyetle vücut bunu saklayabilmek için yağ dokusunu artırmak amaçlı metabolizma hızını düşürür.
  • Çocukluk Çağı Travmaları: Küçüklük çağı cinsel travmaları, bayanlarda bilinç dışı olarak bedenin kilo vermeyi engelleme nedenlerinden biri olarak karşımıza çıkar. Kişi bilinç dışı olarak “güzel olduğum için taciz edildim, güzel olmasam taciz edilmezdim, kilo almalıyım” kodlaması geliştirebilir.
  • İlişkisel Nedenler: Kimi zaman da bilinç dışı olarak eşine karşı çeşitli nedenlerle olan kızgınlık ve ya nefreti sonucu ondan uzak kalmak ve ya intikam almak için “ona güzel görünmemek bunun için de kilolu olmam gerek” kodlamasını geliştirebiliyor.
  • Erkeklerde Güç Algısı: Erkeklerde de “daha iri ve güçlü görünüş için kilolu olmalıyım” bilinç dışı kodlaması ile kilo vermemek için enerji tüketimini düşürebiliyor.

Bu tür hastalar günler boyu çok katı diyetler yapsalar ve neredeyse hiçbir şey yemedikleri halde çok çok az kilo verebilirler. Çünkü vücut bilinç dışı otonom sistem aracılığı ile kilo verilmemesini ister. Kişi çok az yemek yese bile bazal metabolizmasını düşürerek yine de kilo aldırır ve tabiki kilo vermesini engeller.

Diyet bitimi ile normal miktarlarda beslense vücut bir süre düşük metabolizma hızına devam ettiği için de hızla tekrar kaybolan yağ dokusu ve genellikle fazlası yerine gelmiş olur ve yağ doku miktarı korunmuş olur.

Bunu bir cihazın rezistans ayarına benzetiyoruz. Örneğin bir kombinin rezistans ayarının 60 derecede olması gibi vücut belirli bir kiloda olmaya bilinç dışı olarak programlanmıştır. Siz ortamı ısıtırsanız da soğutursanız da bir süre sonra sistem devreye girecek. Biz kombinin ısısını 45 dereceye düşürmek istiyorsak odayı soğutmamız yetersizdir. Bunun yerine kombideki programı 60 yerine 45’e getirmeliyiz. Böyle bir durumda vücut iştahını ve metabolizma hızını buna göre ayarlayarak hızla programlanmış kilo hedefine ulaşacaktır.

Günümüzde bu yolla kilo almamızın nedeni ise gelecek kaygımızın daha fazla olması, kendimizi daha güçsüz ve korumasız hissetmemiz olabilir. Ayrıca inflamatuar toksin maruziyetimizin bilinen insanlık tarihinin en yüksek seviyesinde olması da en önemli organik nedeni olabilir.

Bu tür hastalarda altın standart uygulama elektrootohomeopatidir. Kişiden alınan patojenik patern faz kaydırılarak nötralize edilir. Hastanın kendisinde hissettiği değişiklik ise bir anda bazal metabolizma kısıtlama ihtiyacını kaldırdığı için, hiçbir kalori kısıtlaması yapmadığı halde hızla belirli bir kiloya düşme eğilimi olur. Bu tıpkı bir termostat ayarı gibidir. Artık yeni ayarlandığı-çeşitli bilinç dışı faktörlere göre belirlediği yeni görünüşe kavuşabilmek için ne gerekiyorsa onu yapmaya çalışır otonom sistem. İştahı azaltıp metabolizma hızını artırır.

Elektrootohomeopati tek seansta bile önemli etki gösterse de altta yatan nedene yönelik ortalama haftada bir 4-6 seans elektrohomeopati ile desteklenmesi gerekebiliyor. NOROBALANCE kullanımı burada çok önemli bir destektir.

Şehir dışından gelen hastalarımıza kimi zaman tek seans uygulamamız, sonrasında EFT-Emotional Freedom Technic ile desteklenmesi ve NOROBALANCE yardımıyla çok önemli başarılar da elde edebiliyoruz.

5. Hızlı Kilo Verme Öyküsü

Kişi daha önce 6 ay içerisinde sadece iştah baskılayıcılarla ve ya psikolojik olarak motivasyonel şartlanma ile 10 ve üzerinde kilo verdiyse, tekrar herhangi bir nedenle aç kaldığında, organizma aynı kilo kaybını yaşamamak için öğrenilmiş bir refleksle metabolizma hızını çok kısa sürede düşürür.

Bizim elektrootohomeopatide kilo vermede kimi zaman çok hızlı kilo verilir ancak bu etki oluşmaz. Çünkü burada kişi organizmaya rağmen kilo vermeye çalışırken, elektrootohomeopati uygulaması yaptığımız kişide ise bu sefer organizmanın kendisi kilo vermek istediği için kilo kaybı olmaktadır.

Günümüzde iştah baskılama ilaçlarının keşfi (sibutramin, GLP-1 enjeksiyonları gibi) ile sağlıksız hızlı şok diyetler uygulanıyor. Kozmetik görünüşe de daha önem verilen bir çağda olmamız hızlı kilo vermeyi daha ideal hale getirebiliyor.

Bu vakalar da zor hastalardandır. Elektrootohomeopati yine bu hastalarda yararlı olabiliyor. Elektroakupunktur ile korku kaygı his meridyenlerine çalışmak faydalı oluyor. Beraberinde NOROBALANCE’ı mutlaka tercih ediyoruz.

Sıkça Sorulan Sorular (SSS)

Neden GLP-1 iğnelerinin etkisi kalıcı olmuyor?

Çünkü kişinin vücudunda GLP-1 hormon eksikliği yoktur; tedavinin asıl nedene yönelik olmayışı kalıcılığı engeller. İlaç kesildiğinde inflamatuar maddeler hâlâ vücutta olduğu ve vitamin-mineral eksiklikleri replase edilmediği için verilen kilolar hızla geri alınır. Bu duruma “yo-yo etkisi” denir.

Fazla kilolu olmanın en büyük zararı nedir?

En önemli risk diyabet hastalığıdır. Diyabet beraberinde göz, böbrek, kalp, beyin damarları, sinir sistemi ve cinsel fonksiyonlarda ciddi hasarlar oluşturur. Bunun yanında ateroskleroz (damar darlığı), eklem sorunları, fıtıklar, karaciğer yağlanması, uyku apnesi ve psikolojik sorunlar da fazla kilonun önemli zararlarındandır.

Neden fazla yemek yeriz?

Fazla yemenin başlıca beş nedeni vardır: vitamin-mineral eksikliği nedeniyle vücudun doyum sinyali alamaması, stres-anksiyete-mutsuzluğa bağlı duygusal yeme, vücuttaki kronik inflamasyon, bağırsak flora bozukluğu ve gıdalara eklenen MSG gibi katkı maddeleri.

Vitamin-mineral eksikliği iştahı nasıl etkiler?

Vücut kendisi için gerekli vitamin ve mineralleri alana kadar tokluk sinyali vermez. Yetersiz besin değerine sahip fastfood, paketli gıda veya günümüzde hızla yetiştirilen sebze-meyveler, vitamin ve minerallerin eksikliğinde vücudu sürekli aç tutarak fazla kalori alımına yol açar. Bir çalışmaya göre 1985’te bir portakaldan alınan C vitamini için günümüzde 5-6 portakal tüketmek gerekebilmektedir.

Duygusal yeme nedir ve nasıl önlenir?

Stres, anksiyete, depresyon ve yalnızlık gibi duygu durumlarını bastırmak için karbonhidrat ve şekerli gıdaların tüketilmesidir. Bu gıdalar dopamin ve serotonin salgısını artırarak geçici rahatlama sağlar ancak bağımlılık oluşturur. Önlemek için altta yatan duygusal nedeni çözmek, NOROBALANCE gibi nörotransmitter dengeleyici desteklerden yararlanmak ve EFT (Emotional Freedom Technique) gibi tekniklerle çalışmak faydalıdır.

EFT nasıl uygulanır?

Her akşam karanlık ve sessiz bir odada uzanarak “kendimi ve başkalarını affediyorum, kendimi olduğum gibi kabul ediyorum ve seviyorum” cümlesi en az 20 gün boyunca uyuyana kadar tekrarlanır. Dördüncü-beşinci günlerde fayda görülmeye başlar. Süreçte ağlama krizleri olabilir; ancak kalıcı etki için bırakmadan devam edilmelidir.

İnflamasyon iştahı nasıl artırır?

İnflamasyon santral leptin direnci oluşturarak tokluk hissini engeller, insülin direnci ile glukozun hücreye girişini zorlaştırarak vücudu daha fazla beslenmeye iter ve hipotalamustaki dopamin, GnRH, GHRH salınımını azaltarak iştahı artırır.

MSG (Çin Tuzu) neden zararlı?

MSG’nin (E621) üç önemli zararlı etkisi vardır: gıdaya yapay bir lezzet algısı katarak aşırı iştah uyandırır, leptin seviyesini baskılayarak doyum hissini engeller ve dopaminerjik etki ile bağımlılık oluşturur. Etiketlerde “hidrolize bitkisel protein”, “otolize maya”, “maya özütü” veya “protein izolatı” olarak da geçebilir.

Bağırsak florası neden önemlidir?

Bağırsaklar vücudun ana serotonin üretim yeridir; önemli miktarda dopamin de buradan üretilir. Yararlı bakteriler tarafından üretilen bütirat GLP-1 ve Noropeptit Y kaynağıdır ve tokluk hissi sağlar. Flora bozulduğunda hem ruh hali bozulur hem de iştah kontrolü kaybolur. Candida mantarının artışı şekerli gıdalara aşırı istek oluşturur.

Yaş ilerledikçe neden kilo almak kolaylaşır?

30’lu yaşlardan itibaren cinsiyet hormonları (klimakterium), büyüme hormonu (somatopause) ve troid hormonu azalmaya başlar. Bu hormonal azalma metabolizma hızını düşürür, kas kitlesini eritir (sarkopeni) ve yağlanmayı artırır. Ayrıca ileri yaşta inflamasyon yükü de artar.

Bilinç dışı etkiler kilo vermeyi nasıl engeller?

Geçmişteki travmalar, kıtlık deneyimleri, korku-kaygı, çocukluk çağı travmaları veya ilişkisel problemler vücudun bilinç dışı bir “termostat” gibi belirli bir kiloda kalmaya programlanmasına neden olur. Bu durumda kişi çok az yese bile metabolizma hızı düşerek kilo vermesi engellenir. Bu tür vakalarda elektrootohomeopati altın standart tedavi olarak kullanılır.

Hızlı kilo verme deneyimi sonraki diyetleri nasıl etkiler?

Kişi daha önce kısa sürede 10+ kilo verdiyse, vücut bu deneyimi öğrenilmiş bir refleks olarak kaydeder. Bir sonraki açlık döneminde aynı kilo kaybını yaşamamak için metabolizma hızını çok hızlı düşürür. Bu nedenle şok diyetler uzun vadede kilo vermeyi zorlaştırır.

Hareket etmek neden bu kadar önemli?

30 dakikalık tempolu yürüyüş yaklaşık 300 kkal yakar; ancak asıl önemli olan egzersiz sonrası bazal metabolizmanın %10-15 oranında artmasıdır. Bu sayede gün içinde ekstra 300-400 kkal daha fazla enerji tüketilir. Ayrıca düzenli egzersiz kas kaybını önler, kemik erimesini yavaşlatır, eklem sağlığını ve dolaşımı destekler.

Troid hormonu neden eksilir?

Selenyum eksikliği T4’ün T3’e dönüşümünü engeller. Civa selenyumla yarışır; brom ise iyodun yerine geçer. Ağır metaller ve halojenler ayrıca oksidatif stres oluşturarak troid dokusuna direkt zarar verir ve Haşimato troiditine neden olabilir. Beslenme yetersizliği selenyum, iyot ve B vitaminleri eksikliği yaratır.

VİTAMİNOBALANCE ve NOROBALANCE arasındaki fark nedir?

VİTAMİNOBALANCE detoksifikasyon, antioksidan-antiinflamatuar etki ve vitamin-mineral replasmanı sağlayarak organik nedenlere (inflamasyon, eksiklikler, bağırsak flora bozukluğu, troid yetmezliği) yöneliktir. NOROBALANCE ise nörotransmitter dengelemesi yaparak duygusal yeme, stres, anksiyete ve uyku problemlerine yöneliktir. İkisi birlikte hem organik hem psikojenik nedenleri kapsayan bütüncül bir yaklaşım sunar.